HINCAL ULUÇ - Sabah Gazetesi
İnsanlar.. Eller.. Ve tırnaklar!..
28 Şubat 2009
Nasıl bir benzersiz lezzetti benim için tırnaklarımı yemek, çocukluğumda.. İlk gençlik yıllarımda.. Parmaklarım ağzımdan eksilmezdi. Tırnaklarım devamlı yenmekten yarıya düşmüştü. Parmak uçlarımda yarım santim et vardı, tırnak yerine.. O etleri yemek de bir başka lezzetti ya.. Keyfimi de annemin çığlığı bozardı hep.. Hıncaaalllll!..
Yahu salonda örgü örerken, benim odamda tırnak yediğimi nasıl hissederdi annem, anlayamazdım..
Neler yapmadı annem tırnak yememi önlemek için.. Neler yapmadı.. Başaramadı..
Peki kim bitirdi, bu feci alışkanlığı..
Kızlar..
Yaşımız kemale ermeye, kızlar hayatımıza girmeye, kalbimizi çarptırmaya başladı bir gün.. Ve bir gün, bir kızın elini tutmanın, nasıl bir duygu seli, nasıl bir haz, nasıl bir mutluluk olduğunu keşfettim.. Ve ayni gün avcumun içinde duran o minicik elin bağlı olduğu vücuttaki iki gözün benim yarım tırnaklar yüzünden hem de nasıl çirkinleşmiş elime nasıl dehşet içinde baktığını gördüm..
Annemin yıllarca yapamadığını elin haspası bir bakışı ile yaptı.. Elim bir süre daha alışkanlıkla ağzıma gitti ama anında hatırlayıp çektim.. Tırnaklarım uzadı.. Sağ elimin tırnaklarını kesemezdim. Dert olurdu. Sonra hayat kurtaran tırnak kesecekler icat edildi. Türkiye'ye de geldi. Aldım bir tane hemen cebime attım. Kırılan tırnak, ya da şeytan tırnağı beni fena halde rahatsız ettiğinden, anında müdahale için.. En kızdığım kuraldır, 11 Eylül'den sonra uçaklara tırnak makası sokmanın da yasaklanması..
İyi para kazanmaya başlayınca, hayatıma giren ilk lüks, manikürcüye gitmek oldu.. Erkekçe'yi çıkarmaya başladığım 80'li yıllar.. Ama ayak baş parmak tırnaklarım, etin içine fena batıp, bana müthiş acılar verdiği halde, pediküre gidemedim uzun süre. Ayağımı bir kadının önüne uzatmak fikri bana öyle ters geliyordu ki..
Bunun onun mesleği olduğunu, hayatını öyle kazandığını, bu uzatmanın kabalıkla alakasının olmadığını kabullenmem, 20 yılımı aldı..
Bunları niye anlattım..
Sevgili Betül Demir kardeşim beni bir gün aldı.. "Sus ve gel" dedi.. Astoria'ya götürdü.. -3 katına indik.. Dibe doğru yürüdük ve bir anda Türkiye'den çıktık. Los Angeles'in en lüks caddesi Rodeo Drive'a geldik sanki.. Böyle bir dükkânın benzerini orda gördüğümü hatırlıyorum dünyada..
ProNail!.. Sadece manikür ve pedikür yapan bir dükkân.. Daha kapıdan adım atar atmaz dekor ve yerleşim etkiliyor sizi.. Sonra dünya tatlısı iki kardeş, Berna ve Banu nasıl güler yüzle karşılıyorlar sizi..
Bir masaj koltuğu sizi okşarken, ayaklarınızı öndeki mini jakuziye sokuyorsunuz.. İyice yumuşadıktan sonra pedikür başlıyor.. Ama nasıl usta eller.. Böyle şey olmaz.. Tercih ederseniz, de luxe masajıyla.. Bir nevi acupressur tedavisi.. Nasıl bir dinlenme ve rahatlama sağlıyor, ayağınızdaki belli noktalara uygulanan baskılar..
Sonra başka bir masaya alınıyorsunuz.. Burada manikür.. İsterseniz gene de luxe el masajıyla.. Gene isterseniz parafinle tamamlayarak..
2.5 saatimi aldı, ellerim ve ayaklarımın, "Devlet benim" diyen 14. Lui'den de daha özenli muamele görmesi..
Bu arada.. Hijyen.. Bir kişi için kullanılan aletler, anında dişçilerin kullandığı steril aleti içine giriyorlar.. Her yeni gelen için, en hijyenik koşullarda kapatılmış vakumlu bir naylon paket yırtılıyor..
ProNail bir Amerikan zinciri. Çalışanların eğitiminden, dükkân tasarımına, her şey ana firma tarafından, onun koşullarında yapılmış..
Benim konum dışında.. Bir de makyaj işleri var, kadınlar için, protez tırnaktan, kaş ve kirpik bakımına ve bizim Ertekin bayılır, bronzlaştırmaya dek..
Gençler.. Eller ve tırnaklar çok ama çok önemli..
Bakımsız bir elin size neler kaybettirebileceğini bir bilseniz...
Başa Dön
Bu defa da padişah oldum!.. 26 Kasım 2009
Yani tırnağıma güvenmesem bunları yazmam.. Küçük parmağımın tırnağına.. Ne alakası mı var?.. Ertekin'le Pronail'e abone olduk ya, Astoria'da tırnak bakımlarımız için.. İş tam bitti, kızlar "Yapalım mı Hıncal Bey" dediler.. Tırnağın üzerine minnacık bir nazar boncuğu..
"Yapın" dedim.. Nokta gibi kondurdular.. Gördüğünden göz kirası Ertekin anında ağladı.. "Bana da.. Bana da" diye.. Ona da yaptılar..
Günlerdir, sağ elimin küçük parmağının tırnağında bir nazar önleyici ile dolaşıyorum anlayacağınız..
Aslında anneannemden kalan gelenek, daha doğrusu ona verdiğim söz.. Nazar boncuksuz sokağa çıkmam.. Cüzdanımda hep vardır da, anneannem "İlle görünmeli" derdi ve sokağa çıkarken çengelli iğne ile hırkama, gömleğime tuttururdu hep..
Şimdi parmağımda..
Yani görünüyor, yani bana nazar değmez..
O zaman çekinmeden anlatayım..
Pazartesi gecesi Avusturya-Macaristan İmparatoruydum ya hani, Habsburg Sarayının kraliyet salonunda Mozart'ı dinleyen, sanki..
Gülsin Onay muhteşem antikalarla dolu bir salonda çalıyordu.
Salı gecesi Osmanlı Padişahı oldum..
Bu defa "Saray salonu gibi bir yer"de de değil, resmen Saray'da..
Çırağan Sarayı'nda..
Gerçek padişah Franz Lizst'i dinlemişti.. Ben Fazıl Say'ı..
Yani 24 saat içinde dünya çapında iki piyanisti, iki metre mesafeden, nefes alışlarını bile duyarak dinliyorum..
Ne mutlu bana.. İkisi de benim milletimden.. Ne mutlu bana.. İkisi de benim arkadaşım.. Ne mutlu bana.. Yaptıkları müzik içime akıyor, ruhumu okşuyor..
Yüce Tanrı bana onları hissederek dinleme yeteneğini de vermiş, onları böyle dinleme imkânını da..
Daha ne bekleyebilirim ki hayattan..
Fazıl, Musorgski (Mussorgsky) ile başladı.. "Madem sergideyiz.. O zaman işte size 'Sergiden Tablolar'dan bu gece için seçtiğim bölümler.." Rus besteci, bu en ünlü bestesini, bir ressam arkadaşının sergisindeki on tabloyu anlatmak için yapmış..
Sonra doyulmaz Karatoprak.. Yanımda Edip oturuyor, Akbayram.. Kendinden geçti benim gibi.. Sonra Nazım.. Sabaha kadar dinlesem doymam.. Finalde sürpriz..
"Size şimdi doğaçlama Fikret Otyam'ı anlatacağım" dedi.. Çocuktan beri tanıyor Fikret Ağabey'i..
Baba dostu.. Fikret Ağabey geldi mi, çilingir sofrası kurulur, sohbet başlarmış. Fazıl o zaman 9 yaşında..
Bir Fikret Otyam anlattı, ellerini tuşlar üzerinde dolaştırarak, piyanonun içine sokup, aletin orijinalinde olmayan yarım, çeyrek sesleri, tellere elleriyle dokunup çıkararak..
Olmaz böyle şey.. Bitince tüm salon ayağa kalktı.. "Bravo Fazıl" çığlıklarıyla.. Ben Fikret Ağabey'e döndüm.. İlhamı verene.. "Bravo Fikret Ağabey" diye..
83 yaşında.. Hâlâ üretiyor.. Bu defa fotoğrafları ile gelmiş, Polart'ın "4 Objektif/ 4 Yürek" sergisine.. Filiz Otyam, Adnan Polat ve Tunç Ulusoy'la birlikte..
Nasıl kalabalık.. Fotoğrafları seyretmek mümkün değil.. Şöyle bir bakabildim, tenhada tekrar gelip gezme kararıyla..
Fikret Ağabey'in bir Yemenli Kız'ı var.. Teyzesini aramak için Yemen'e gittiğinde çekmiş.. Bakın sadece bu fotoğraf için gidilir Çırağan'a.. Fotoğraf değil, tablo.. Bir bakış yakalamış Fikret Ağabey..
Bir Filiz çarptı gözüme.. Siyah bir Kuğu.. O mimari harikası boyun arkaya kıvrılmış, baş kanatların arasına gömülmüş, uyuyor.. Filiz, Orhan Peker'in "Kuşun yuvası kanatlarıdır" dizelerine basmış deklanşörü sanki..
Ve de koşuştururken birden beni çivileyen fotoğraf.. Siyah beyaz.. Adnan Polat'ınmış.. Yani bu nasıl bir bakıştır..
Uzaktan kafasını dalların arasına sokmuş zürafa görüyorsunuz.. Fotoğrafçı kuyruğunun iki metre gerisinde yere yatıp çekmiş gibi.. Yaklaşırken, kayaların arasından fışkırmış, baharı bekleyen bir fidana dönüşüyor resim..
Tam yanına gelince, gerçeği anlıyorsunuz.. Kökü bile dışarı fırlamış ihtiyar bir ağaç bu.. Ağaçlar ayakta ölür ya, hani.. İşte bu fotoğraf o lafı canlandırmış..
Bu sergiyi bol vakit bulup gezeceğim.. Fikret Ağabey'in, Filiz'in, Adnan'ın ve Tunç'un bütün fotoğraflarının önünde uzun uzun durup bakacağım..
Siz de öyle yapın.. Çırağan'a gidin mutlak..
Başa Dön
CEM YILMAZ - Vatan Gazetesi
Tırnak yeme başına bela... 16 Ekim 2009
Geçen hafta çarşamba günü Pro Nail isimli tırnak bakım ve tedavi merkezine giden Yılmaz’ın bütün tırnakları acı bir tadı olan özel jel ile kaplandı. Ancak
bu durumda 1 hafta gezen ünlü komedyen jeli de yemeye başlayınca tekrar tedavi merkezini aradı. Uzmanlara bir daha tırnak yemeyeceği sözünü veren
Yılmaz’ın tedavisi 3 ay sürecek.
Başa Dön
PELİN ÇİNİ - Milliyet Gazetesi
Fotoğrafını tırnağına bastır... 17 Nisan 2010
El ve ayak bakımı konusunda uzmanlaşan tırnak merkezlerinde sadece manikür-pedikür yapılmıyor. Dileyen masaj yaptırıyor, dileyen tırnağına fotoğraf bastırıyor!
Herhangi bir kuaförde fön sesi eşliğinde aceleyle manikür yaptırmak yerine, asıl işi tırnaklarınızla ilgilenmek olan bir yer arıyorsanız, “tırnak bar” diye tarif edilen dükkanlar size göre. Buralarda ayrıca kalıcı makyaj, masaj, kirpik kaynağı, nasır ve tırnak yeme tedavileri de uygulanıyor.
Cem Yılmaz ,Helin Avşar gibi ünlülerin müdavimi oldukları tırnak bakım merkezlerini gezdik. Uzmanlara protez tırnak uygulamasını ve bu yazın favori renklerini sorduk;
“CEM YILMAZ'IN TIRNAK YEME PROBLEMİNİ ÇÖZDÜK”
BANU ZEREN (Pronail)
-Kadın, ve çocuklara tırnak bakım hizmeti veriyoruz. Mantar, nasır tedavisi, batık tedavisi ve en önemlisi de tırnak yeme tedavisi yapıyoruz.
-Protez tırnakta akrilik yöntemini tercih ediyoruz. Akrilik, diş dolgusunda kullanılan bir malzeme.Alerji yapmıyor ve çok dayanıklı. Ayrıca tırnak uzamasını yüzde 30 oranında hızlandırıyor.
-Şahnaz Çakıralp,Seda Sayan, Aşkın Nur Yengi,Hıncal Uluç ve Cem Yılmaz gibi ünlü müşterilerimiz var. Cem Yılmaz’ın tırnak yeme problemini de biz çözdük. Ona akrilikten protez tırnak uygulaması yaptık. Aşkın Nur Yengi ise bebeği doğduğunda ona kazara zarar vermekten korktuğu için protez tırnak yaptırmak istedi. Ona yuvarlak uçlu güzel protezler yaptık.
-Oje konusunda en büyük trend kuruma hızı. Firmalar bu konuda yarışıyor.
-Dükkanımızdaki makinede istediğiniz fotoğrafı tırnağınıza bastırabilirsiniz.
ELİF AKTUĞ - Akşam Gazetesi
Sağlık ve Güzellik önerileri... 18 Nisan 2009
Tüm kadınlar yaz öncesi aynı derde düşüyor; kilo verilecek, güzelleşilecek, gençleşilecek. Çok özel bir manikürden, en özel bölgelerin epilasyonuna çok ama çok özel öneriler...
Kadın ve erkeklerin bir arada manikür ve pedikür yaptırdıkları, aynı zamanda iş sohbetlerine daldıkları ve hatta kahve eşliğinde dedikodu yaptıkları çok özel bir mekandan bahsedeceğim size; ProNail... Astoria Alışveriş Merkezi'ndeki ProNail'de kadın ve erkekleri yan yana manikür ve pedikür yaptırırken görünce şaşırdım doğrusu, Amerika'da tuhaf karşılamıyorsunuz ama Türkiye için hayli yeni bir görüntü itiraf etmeliyim. Berna ve Banu Zeren kardeşlerin Amerika'da çok sevdikleri manikürcülerini memlekete taşıma hayalleri; farklı, keyifli ve modern bir mekan açılmasını sağlamış.
Erkeklerle kadınları aynı mekanda aynı iş için bir araya getirmelerini tuhaf karşılayanlar da olmuş, işte bununla ilgili en komik anılarından biri: 'Sabah ilk müşteri olarak giren bir beyefendiye pedikür yapılıyordu. O zamanlar bay-bayan ibarelerimiz reklamlarda yoktu. Beyefendinin pedikür keyfi, gelen iki genç hanım yüzünden bir anda kaçtı. 'Kadın da mı geliyor buraya' dedi ve tek ayağı yapılmış, teki bitmemiş halde pedikür havuzundan kaçmaya çalışırken kendisini ikna etmeyi başardık. Kendisi şu anda salonumuzun en iyi ve en sık gelen misafirlerinden biri. Bizi şaşırtansa bu konuda kadınların son derece anlayışlı olması ve bunu aynen bir sağlık hizmeti olarak kabul edip erkek müşterilerden hiç rahatsız olmamasıydı.' Berna ve Banu Zeren kardeşlere muhafazakar erkeklerin manikür-pediküre ilgisini de sordum. Sağlık ve bakım hizmetleri söz konusu olduğunda insanların muhafazakar olanlar ve olmayanlar olarak ayrılamayacağına inanıyorlar. 'Nitekim müşterilerimiz arasında muhafazakar beyler, başörtülü hanımlar da var ama şu ana kadar hiç şikayet olmaması bize muhafazakar bir mahallede de ProNail kurulabileceği fikrini veriyor' diyorlar. Kadınlar manikürde dedikodu yapmaya bayılırlar, bu durum erkeklere tuhaf geliyor mu yoksa onlar da sohbete katılıyor mu çok merak ediyorum...
Öğreniyorum ki; beyler de en az bayanlar kadar dedikoduya meraklıymış... İşin en ilginç ve keyifli yanının karşılıklı kahve falı bakan kadınlar ve erkekler olduğunu söylüyor Banu ve Berna kardeşler, bir kez daha ağzım açık kalıyor: 'Herhalde Amerikalılar ya da biz, bunu ön göremezdik. Bu Türk kahvesi ve falı olayı da Türkiye'nin ProNail'e armağanı...'
Başa Dön
Aşkın bedelini bir kişi öder... 14 Şubat 2009
Sakın ola gaza gelip sevgilinize 'botoks' hediye etmeyin ey Türk erkekleri! Aşkını itirafta zorlanan yurdum erkeği için Sevgililer Günü bulunmaz bir fırsat...
Bir dondurma firmasının yaptığı 'Sevgililer Günü Uluslararası Aşk Araştırması'nın sonuçlarına göre -ki hiç şaşırtıcı bir sonuç değil bana kalırsa- Türk erkekleri aşkını itiraf etmekte zorlanıyorlarmış. Entelijansiyanın Kaf Dağı'ndaki nazik burnunu kıvırmaktan geri durmadığı 14 Şubat, bir bakıma aşkını itiraf edemeyenlerin imdadına koşacak. Öyle ya, herkes birtakım enteller gibi aşkını özgürce ve hatta cılkını çıkararak yaşamıyor ki. Böyle günler iyidir; hediyeler için oluşturulan fikirler iyidir; yeni şeyler düşünmek ve keşfetmek iyidir. Evet, bir gün de olsa, 'seni hatırladım' demek iyidir. Sanki bütün erkekler 364 gün eve çiçek taşıyor da, Sevgililer Günü fazla geliyor! Sosyal olmak fena mı, sinema-tiyatro-dışarıda yemek-seyahate çıkmak gibi ancak ayda-yılda bir yapılan faaliyetler, 'entel' olmayanlar için gayet de güzel imdada yetişmektedir.
KİM KORKAR 14 ŞUBAT'TAN?
Sade Vatandaş Okan'ımız ve konukları 14 Şubat'la bir güzel dalga geçtiler ama kocasından sadece o gün ilgi ve alaka gören kadınlar var memlekette; beraber olduğu insandan hediye beklemek 'tu kaka' değil ya! Hatta bayramları, yeni yıl kutlamalarını, doğum günü sürprizlerini de kaldırsak ya hayatta. Bizim çokbilmişler öyle istiyor, 'siz dayattınız diye sevgilime hediye alacak değilim!' gibi de bir söylemleri var. Aman sevsinler, siz hediye falan almayın. Hayat zaten karmakarışık ve sıkıcı, dertler tasalarla dolu. Günler, saatler ve nefesler anlamını yitirmekte; evet birileri dayatıyor diye sürüye katılın ve hediye alın. İnsanı başka canlılardan ayıran ne varsa yapın. Sevgiliniz yoksa anne-babanıza hediye alın, asla vazgeçemeyeceğiniz gerçek sevgililerinizdir onlar. Kimseniz yoksa annesiz-babasız çocuklara uğrayın bir pasta alarak. Yaşlılar yurduna da gidin. Hayat bizi anlamlı kılmaz, zaman zaten akmakta; ona anlam yükleyecek olan bizleriz. Kaç 14 Şubat kaldı ki geride...
DELİ DOLU SEÇENEKLER
Bir dolu seçenek var, geleneksel Türk erkekleri için önerim kalp şeklinde çiğköftedir... Organik çiğköfteleri kalp şeklinde yapmışlar bayıldım. Kocanız-sevgiliniz geleneklerine bağlıysa hiç sorun değil, bu köfteler işi bitirir. Karınız geleneklerine bağlı ise en güzel hediye bir 'hamam paketi' armağan etmek. Yine sağlık ve güzellikle ilgili şeylere kadınlar bayılır. Sakın ola kadınlara mutfak aleti almayın, başınız belaya girer. Hatta bana kalırsa beraber gidin hamama, Anantara Spa'da çiftler için hazırlanmış odalarda masaj yaptırıp müthiş bir keyif yaşayabilirsiniz. Yine ortak yapılacak bir şey önereceğim, İstanbul Astoria'da yeni açılan Pronail'de karı-koca manikür-pedikür yaptırıp şampanya içebilirsiniz. Değişiklikler ve farklılıktan hoşlananlar hiç durmasınlar. Çok özel bir mekan ve bu keyfi yaşamaktan geri kalmayın; şımarın şımarabildiğiniz kadar.
Parası bol olan kadınlar harcamaktan korkmasın. Kocanıza pahalı bir saat, güzel bir fotoğraf makinesi veya en iyisi Ferrari alın. Para yetmezse oyuncağını alın ama unutmayın erkekler hiç büyümezler.
Karınızı sürpriz bir geziye çıkarın, şımartın. Hatta bavulunu önceden hazırlayın ve nereye gittiğinizi söylemeyin; uçakta öğrensin. Ona üzerinde Shakespeare soneleri yazılı bir bilezik hediye edin.
HER ŞEY PARA DEĞİL
Kriz var, para yok biliyorum; kızmayın. O halde birbirinize aşk mektubu yazın elinizle. En değerli hediyeden daha anlamlı olmazsa, haber verin ben buradayım! Mutlaka elinizle yazın ama. Bir tango CD'si alın veya bir tango sınıfına yazılın beraberce. Karşılıklı dindiremediğiniz veya adlandıramadığınız tutku-öfke-kıskançlık ve aşkınız varsa, boks dersi alın karı-koca. ABD'de çok modaymış. Bırakın karınız sizi yumruklasın, sonuçta çok eğleneceksiniz emin olun. Başlıkta kullandığım cümle İstanbul Modern'e ait. 'Aşkın bedelini bir kişi öder' kampanyanın sloganı! Bugün bir müze gezin beraberce, bir şeyler keşfedin; bir şeyleri beğenin-beğenmeyin-ruhunuzu zenginleştirin.
Aşkın resmi dondurması Cornetto'nun araştırmasına göre Türk erkekleri aşkı şöyle ifade ediyormuş: 'Hayır diyememek'. Hiç romantik ve tatmin edici bir cevap değil aslında; Türk kadını için aşk ayakların yerden kesilmesi demekmiş. O halde karşılıklı ayaklar yerden kesilsin ve 14 Şubat kutlansın.
Başa Dön
ŞENGÜL BALIKSIRTI - Günaydın
El ve ayak sağlığı... 9 Ocak 2009
KLASS MAGAZİN - Nisan 2009
AYŞE ÖZYILMAZEL - Günaydın
Haftanın Top 5'i... 20 Mart 2009
AYŞE ARMAN - Hürriyet
Hayatta neyi ciddiye alırsınız? ... 24 Ocak 2010
HSBC Bank Premier kredi kartını anlatmak için...
O karta sahip olacakların yaşayacağı şeylerin bir benzerini sunmak için...
Ekibi duyunca...
Hıncal Uluç, Mehmet Yılmaz, Metin Münir...
Üzerine atlıyorum...
Her şey ayarlandıktan sonra, araya Ertuğrul Özkök'ün veda partisi giriyor, “Kusura bakmayın gelemeyeceğim” diyorum.
“Önemli değil” diyorlar, “En istemeyeceğimiz şey sizi zor durumda bırakmak...”
Böyle bir hoşluk karşısında...
Ben de bir jest yapmak istiyorum.
“Öğlen gidip, ertesi sabah dönmek pahasına bile olsa geliyorum” diyorum.
Hıncal Uluç'la uçuyorum.
İnsan gerçekten seyahatte belli oluyormuş!
Şahane bir yol arkadaşı.
Bir de acayip torpilli.
Her yerde bir özen, bir ihtimam.
Sayesinde HSBC'nin lounge'undan yukarıda gördüğünüz araçla uçağa kadar götürülüyoruz.
THY'nin bütün hostesleri etrafımızda pervane.
En öne yerleşiyoruz.
Çok mutluyum, Hıncal Uluç'la sürekli gazetecilik konuşuyoruz, haber konuşuyoruz, yeni kavramlar, röportaj isimleri konuşuyoruz...
Kendimi yazı işleri toplantısında hissediyorum...
Özlemişim böyle haber konuşmayı...
Uçağa biner binmez Türk gazetelerini bırakıyor, gideceği ülkenin gazetelerine bakıyor...
Bir ara tırnağındaki nazar boncuğuna gözüm takılıyor.
Aaaa bu da ne!
Astoria Alışveriş Merkezi'nin altında “Pronail” diye bir yer varmış, orada oje ile yaptırıyormuş.
Minicik bir şey.
İki arka sırada Hıncal Uluç'un kız kardeşi Serpil Gogen seyahat ediyor.
Onu da Tuzla'dan tanıyorum, arada onunla da laflıyoruz.
Uluç, küçükken kız kardeşi ona “Dişim sallanıyor” dediğinde, hemen bir ip bulur, bir ucunu dişine bir ucunu kapının tokmağına bağlarmış, sonra kapıya bir tekme....
Sallanan diş, ipin ucunda...
“Aman Allah'ım!” yapıyorum.
“Niye canım öyleydi o yıllarda” diyor.
Alya'nın ikinci dişi de düştü de, oradan dalıyoruz bu muhabbete...
İnince Heathrow'a bir bakıyorum bir limuzin...
Yılan gibi upuzun bir şey...
Sofra lokantalarının sahibi Hüseyin Özer göndermiş, Uluç'un yakın dostu.
Kuruluyoruz içine, elimizde şampanya kadehleri, ver elini Sanderson.
Philippe Starck'ın oteli.
Mehmet Yılmaz ve Metin Münir'le buluşuyoruz.
Sonraaaaa Maze...
Maze, ünlü şef Gordon Ramsey'in lokantası.
Papermoon gibi şık, havalı bir yer...
Ama bir de mutfak masası var ki, Chef's table, o ulaşılmaz bir şey... İki ay sonraya rezervasyon yaptırabiliyormuşsun...
Tam mutfağın içindeyiz, etrafımızda aşçılar, garsonlar, yamaklar...
Bir gürültü, bir patırtı, hummalı bir faaliyet...
Bütün lokantaya yemek yetiştiriyorlar...
Hiç böyle bir şey görmemiştim, bayıldım.
Yemekler de nefisti...
Bir ara Mehmet Yılmaz da bizim için yemek pişirdi.
Deniz tarağı yaptı...
Ben de bu arada aşağıda okuyacağınız sohbeti gerçekleştirdim.
Sonra da sabahın 5'inde
“vınnnn” İstanbul...
Başa Dön
GÜL ERGİ - Günaydın
20 Mart 2009